9 Ağustos 2013 Cuma

"Sana İnanıyorum..."

"Yine bir mutluluğun daha sonuna geldik." der gibiydi hayat.
Ana haber bültenlerini bi kez daha sundu anlayacağınız.
Anlattı, izletti, verdi veriştirdi.
Bazen güldürdü beni, bazen ağlattı.
Mutsuz etti, yalan yok mutlu da etti ama sonuç itibariyle bitti.
Bitti dediğim, sezon finali falan değil,
Bildiğin final yaptı, hemde direk.
Size anlatmak istediğim konu kafamda çok farklıydı,
Ama buralara girmiş bulunduk.
Konuya dönelim.

Hayatımızda hepimizin çok ağır atlattığı bir acı vardır.
Hani böyle ölüyorum sandığın ama ölmediğin.
Gerçek anlamda hiç ölemediğin ama nefes aldıkça tükendiğin,
Ciğerlerinin büzüştüğü, mide kramplarının sıklaştığı dönemler...
Bom boş yaşadığını sandığın ama kafanın ölümüne dolu olduğu anlar.
Güldüğün ama kimsenin görmediği bi yerde hüngür hüngür ağladığın dönemler.
Tanıdık gelmeye başladı dimi?
Dur devam edeyim de tamamı ile tanı.
Gece kafanı yastığa koyduğunda,
Beyin hücrelerinin tek tek çekiçle eziyorlarmış gibi bi acı,
Kulağından pipetle üfleniyormuş gibi bi sızı.
Kafana poşet geçirilmiş ve ciğerlerin git gide eriyormuş gibi bi daralma.
Eroin bağımlısı birinin ilaç bulamaması gibi bi titreme.
İnsanlar tarafından ölümüne işkence görmüş bir yavru panda kadar çaresiz.
Dünyanın en çirkin insanıymışçasına eve, odana kapanma.
Bunlar yaşamayana abartı örnekler gelebilir.
Ama yaşayanlar bu yazdıklarımı gözleri dola dola okur.
İşte insanlar arasındaki en büyük fark bu.
Sana bi soru sormak istiyorum, bana bunun cevabını verebilir misin?
Sence insanlar henüz yaşamamış olduğu acıları, yaşamışçasına neden düşünemez?
Atıyorum birinin babası öldü.
Onun hissettiği acıyı neden hissedemeyiz?
Bu sorduğum soru çok saçma geldi dimi ilk etapta.
Ama değil.
İnsanlar birilerinin acılarını anlamak için O'nun yaşadığı acıyı yaşaması gerekiyor.
Çünkü yaşamazsa, ona o kadar da büyük bir acıymış gibi gelmiyor.
Hayatının bir döneminde o kadar büyük bir kriz geçirirsin ki,
Kimse seni anlamaz, sana dokunamaz.
Sen o acıyı yalnız aşmak zorundasın,
Yalnız atlatmak...
"Yalnız"...
Çok kötü bir kelime değil mi?
Atlatmış olanlar gülümsüyor şuan,
Atlatma aşamasında olanlar da "Olmuyor" diyor, duyuyorum.
Ama oluyor, olmak zorunda...
Zor ama oluyor.
Bir sabah iyileşmiş olarak uyanıyorsun ama sen farkına bile varmıyorsun.
Sonra başına farklı bi olay geliyor.
Birebir aynısı değil ama oldukça tanıdık.
Vücudunda hala izlerini taşısan da geçtiğini biliyorsun ve diyorsun ki;
"Daha önce de olmuştu, daha kötüsü, daha imkansızı ama geçti... Geçmiş..."
Sen fark etmiyorsun bile ama insanların açtığı yaraları hayat temizliyor.
Hızlı olsun istiyorsun ama hızlı olsa hatırlayacaksın, belki de iyileştiğini anlayacaksın,
Ve izin vermeyeceksin, iyileşmek istemeyeceksin.
İşte o yüzden zaman kavramı var.
O yüzden mutlu anlarında zaman hızlı akar,
O yüzden mutsuz ve umutsuz olduğun anlarda saatler geçmez.
Yukarıda biri var.
Seni izleyen, gören, inkar etsen de koruyan.
Derdi başına sarıyor ve sana diyor ki; dermanı var, ara bul.
Bulursan hayatın yoluna giriyor işte.
Demek istediğim şey;
"Derdini veren dermanını da vermiştir."
Sen yalnızca çok çaresizsin, çok acı çekiyorsun ve göremiyorsun.
Dermanımız bi yerlerde bizim onu bulmamızı bekliyor.
Umutsuzluğa kapılma ve ara olur mu?
Bulacaksın; sen kendine inanmasan da ben sana inanıyorum.

(Yazdığım yazılar arasında ilk defa bunda fotoğraf kullanmadım. Çünkü bunları ifade edebilecek bir fotoğraf olduğunu sanmıyorum.)


Devamını Oku

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Sonra ne yapalım biliyor musun?

Bir gece hayal ediyorum seninle...
Hiç kimsenin olmadığı, bilmediği bir gece.
Saklanır gibi kaçalım herkesten, suçmuş gibi sevmek.
Suçmuş gibi dokunmak sevdiğine.
Suçmuş gibi bakmak gözlerine...
Günah işleyelim anlayacağın...
Karanlıktan korkarım ben bilirsin,
O yüzden kapama ışıkları, açık kalsın.
Sarıl ama bana, yalnız olmadığımı hissettir her dakika..
Masal anlatmayı bilmediğini biliyorum,
Ama ezberle benim için bir tane olur mu?
Yağmur da yağmaz dimi bu havada?
Ya da ne bileyim şimşek falan çakar mı mesela?
Bunları neden sorduğumu merak ediyorsun biliyorum,
Sevmediğim şeyleri seninle sevmeyi istiyorum galiba.
Çok konuşuyorsun.
Her zaman çok konuşurdun, yine konuş.
Seni dinleyeyim pür dikkat.
Gözlerinin içine bakayım hipnotize olmuş gibi.
Gülümseyerek onaylayayım her cümleni.
Uzun uzun konuşalım olur mu?
Hiç susmayalım.
Sonra bir şarkı koy bizim için,
Eşlik edelim ona.
Sesini seviyorum, bana şarkı söyler misin?
"İstek şarkı seçebiliyor muyduk?" sorusunu,
"Tabi ki, bu şarkıları ben kim için söylüyorum şapşal." diye cevapla.
Yorulalım ama uyumayalım.


















Güneşin doğuşunu daha önce biriyle hiç izlememiştim ben.
 "İlk'im olur musun?"
Kalbimin atışları neden hızlandı bu kadar?
Daha önce defalarca tuttun ellerimi oysa, baktın gözlerime.
Bu sefer ki başka sanki...
Böyle kalbimin kanatları var ama uçamıyormuş gibi.
Koşmak isteyen ama yürüteci olmayan bir bebek gibi...
Anlatabildim mi?
Anlamadığını biliyorum, hiç bana anlıyormuş gibi yapma.
İçimde olmasına rağmen ben bile anlayamıyorum çoğu zaman.
Gel istiyorum bana,
Sev istiyorum.
Öp istiyorum.
Özle istiyorum.
Hep yanımda kal, hiç gitme istiyorum.








Bir sabah hayal ediyorum seninle...
Bütün gece uyumamamızın eseri olan acılarımız ile uyandığımız...
Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey sen ol.
Öperek iyileştir gözlerimdeki acıyı, tatlı bir tebessüm düşsün yüzüme.
Uykuyu çok sevdiğini biliyorum ama bu birlikte ilk sabahımız,
Benden önce uyanmalısın.
En iyi yaptığın şey menemen biliyorum.
Ben malzemelerini çıkartayım ama sen hazırla olur mu?













Sofrayı ben kurarım,
Sen yeter ki yumurtaları ocağı batırmadan kır.
Bir bardak kayısı suyu,
Senin ki vişneydi, aklımda.
Kayısı ile vişne karışınca tadı ayrı bi güzel oluyor, onuda unutmadım.
Ellerinden yemek yemeği özledim.
Lokmalarımı sayar gibi bak dudaklarıma,
Ama ben hiç rahatsız olmayayım bakışlarından.
Yediğim en güzel yemek olamayabilir ama,
Seninle yediğim her şey gibi buda 'Efsane' olur benim için.
Güneş iyice aydınlatsın bizi bakışların gibi,
Ama acelemiz yok, bütün gün bizim çünkü.
İstediğimiz ama vaktimiz olmayan her şeyi yapalım.
Zamanı düşünmeden bak gözlerime mesela,
En çok sevdiğimiz filmleri izleyelim.
Mısırları patlatırken tencerenin kapağını aç aniden.
Güldür beni her zamanki gibi,
Daha sonra gülümsemelerimden öp.













Sen filmi izle ben seni,
Bakışlarımdan utandığını farkettirmemek için mısırları doldur ağzına.
Kendi senaryolarımızı oynayalım;
Bana hiç bilmediğim maceralarını anlat,
En çok korktuklarımı anlatayım sana.
Seni sevmenin ne kadar doğru olduğunu ispatla her sözünle,
Seni ne kadar çok sevdiğimi anla sessizliklerimde bile.
Sonra huylandığımı bildiğin halde gıcıklık yap; gıdıkla beni,
Kalan son mısırları birbirimize fırlatalım güneş ışıklarını saklarken.
Yine bir başka güzel geceye "Merhaba" diyelim.









Sonra ne yapalım biliyor musun?
Bunlar en vazgeçilmez alışkanlıklarımız olsun.
Sen gündüz ol ben gece, kavuşalım onlar gibi her seferinde.
Her seferinde bir öncekinden daha güzel bir günü geride bırakalım.





Devamını Oku

25 Temmuz 2013 Perşembe

Peki sonra ne mi oldu?

Hayal kurmak idam masası gibi aslında.
Yüzdelerle oynuyorsun.
Kazanamayacağını bile bile "Bir umut." diyorsun...



O, buradaydı.
Yanımda, yanı başımda, hatta tam karşımda...
İzlerdik bir birimizi öyle.
Gülüşlerimizi ezberledik.
Bakışlarımızın anlamlarını.
Ne yaşamış olursam olayım, ellerinden tutunca geçerdi.
Her fırsatı O'na gitmek için kullanırdım.
Yemek yiyiş şeklini, yutkunma sıklığını,
Çaya kaç şeker attığını,
Sigarayı, çakmağı kaçıncı çakış sonrası yaktığını,
İçine çekip o dumanı hapsedişini,
Ve sonra bana çok farklı bi gözle bakışını...
Bunlar gerçekti, güzeldi.
Sonra hayat, "Yeter!" dedi.
"Sana bu kadar mutluluk yeter, verdiklerimi geri alıyorum."
Gitti.
Benden değil ama uzağıma...
"Geleceğim hep." dedi.
"Fark eden bir şey olmayacak, ben hep burada olacağım."
Olmadı.
Aynı şehirde, ayrı düştük sonra.
Bir adımlık yeri; beşe, ona katladık istemeden.
Gün boyu gördüğüm adamı, haftada iki kez görmeye başladım.
Bazen bir.
Hatta bazen hiç...
İlk zamanki özlem kalmamıştı artık aramızda.
Özlemlerimiz alışkanlığa dönmüştü hatta.
Öyle ki, artık bir birimize özlediğimizi bile söylemez olduk.
"Eee sonra ne oldu?" diye soracaksınız biliyorum.
Sıkı durun cevabını veriyorum...


"Hiç bir şey...."




Devamını Oku

11 Haziran 2013 Salı

"Adam..."

"Sevipte söyleyemediğim şarkılar var.
Bir dizesini asla hatırlayamadığım şiirler.
Keşke, keşke o ben olsaydım dediğim hikaye kadınları.
Düşlerim var…
Uyandığımda yalnızca başını hatırladığım,
Ve asla sonuna kadar görmeyi beceremediğim.
Bir adam var düşümde, tam dokunacakken uyandırıldığım.
Bir adam, sonumuzun ne olacağını hiç öğrenemediğim.
Düşümde bir adam var, benim mi bilemediğim.
Bir adam var diyorum,düşünüp düşümden ayrı kaldığım…"

Bu satırlar hepinize tanıdık gelmiştir, Sevgili Sibel Alaş'ın en sevdiğim şarkısı; "Adam"....



Herkesin hayalinde yarattığı bir kahraman vardır.
Boyunu, kilosunu, kaşını, gözünü, dudaklarını...
Ama en çok karakterini, sana davranış şeklini hayal ettiğin biri.
Kimse bilmez ama sen O'nu çok iyi tanırsın.
Kimse anlamaz ama sen O'nun kokusunu çok iyi alırsın.
Gülümseyişini, sana olan bakışını, dokunuşunu ezbere bilirsin.
Birde rüyalar var tabi.
Çoğu insan geceleri daha çok sever,
Kimi uyuyabildiği ve rüya görebildiği için,
Kimi ise, gerçeğe en yakın olan hayalleri, geceleri kurabildiği için...
Ben, her ikisini de yapabildiğim için geceleri daha çok seviyorum.
Bazen; elime kahvemi alıp yayılıyorum koltuğuma,
Bir yudum alıp kapıyorum gözlerimi,
Bir adam var, çok sevdiğim ama bir türlü sevdiğimi söyleyemediğim.
Elimi uzatıyorum ama uzaklaşıyor,
Kahvenin etkisi geçtiği için oldu zannedip bi yudum daha alıyorum,
Yaklaşıyor bana, dudaklarıma...
Elimi uzatsam yok olacak biliyorum, o yüzden hareketsizce O'nu izliyorum.
Kalp atışlarımı hissedip, göğsüme bakıyor,
Gülümsüyor...
Ahh kahve...
Bir yudum daha içiyorum...
Hala yanımda, kokuyor...
Aşk kokuyor...
Ellerini gözlerime yaklaştırıp kapatıyor,
Sonra, yüzümü ezberlemek ister gibi, parmaklarını yüzümde dolaştırıyor.
Tam bi'şey söyleyecekken "Şşhh!" diyor, yutkunuyorum...
Gözlerimi açmadan bir yudum daha alayım istiyorum ama bardağın yolunu bir türlü tutturamıyorum. Dudaklarıma yaklaşıyor, nefes alıp verişini hissediyorum.
Heyecandan  terliyorum, sonra dayanamayıp gözlerimi açıyorum.
Kalbim hala deli gibi çarpıyor...
Sanki, sanki O buradaymış gibi.
Yüzünü asla net göremediğim, ama yıllardır bildiğim tanıdığım adam...
Az önce odamdaydı, yanımda, yanı başımda...
Hayatına biri giriyor ve bu olaylar yok oluyor.
Sanıyorsun ki, O geldiği için yok oldu ama değil.
Bunu; kişi hayatından çıktığında anlıyorsun...
Çünkü; O yine geliyor...
Ama sadece geceleri.
Odana, yanına...
Üzerinden çok zaman geçiyor.

Bir gün; güpegündüz bir koku geliyor burnuna,
Burnunun direği sızlıyor, kalbin hızlı adımlarla senden uzaklaşıyor...
Koku, fazlasıyla tanıdık...
Deli gibi etrafına bakınıyorsun, O kokunun sahibini bulmak istercesine.
Bulamıyorsun...
Sonra yine bir gün, bi gülüş yakalıyor onca kalabalık arasında göz bebeklerin.
Kısılıyor gözlerin, tanıdık geliyor.
Dudaklarına odaklanıyorsun, sonra yavaşça gözlerine çıkıp bir süre de orada kalıyorsun.
Bu O!
Daha önceden hiç tanımadığın, ama aslında çok iyi tanıdığın birini kaybetmekten korkuyorsun birden.
Yanına gidiyorsun, gözlerinin içine bakıyor ve senin kalbin yine koşarak uzaklaşıyor.
"Merhaba."
"Merhaba :)"
İşte asıl hikaye bundan sonra başlıyor.
Çünkü hayallerinde ve rüyalarında O'nunla defalarca merhabalaşıyorsun.
O konuştukça, sen zaten bunların hepsini önceden biliyormuş gibi kafanı sallıyorsun.
O, korkuyor ve anlamıyor ama sen anlıyor ve gülümsüyorsun...
İşte ben, O hayal ettiğim adamın yanımda oluşuna hala inanamıyor ve sorguluyorum.
Öyle ki; bazen durduk yere kendimi çimdikliyor, rüyada olup olmadığımı teyit ediyorum.
O'nun bunlardan haberi bile olmuyor...
Yanımdayken bile özlüyorum, çünkü yılların özlemi birikiyor.
O, şaşırıyor, anlayamıyor ama seviyor...
Dedim ya; O, anlamıyor ve korkuyor ama ben anlıyorum ve gülümsüyorum..."



Devamını Oku

16 Nisan 2013 Salı

"Bekle..."

Falımda üç vakte kadar geleceği iddia edilen biri var...
Diyor ki; bu üç günde olabilir, üç ayda, üç yılda...
Belki de üç asırdır ha, olamaz mı?
Kısaca bekle diyor bana, bekle...
O arada birileri geliyor,
"Kimsin?" diyorum.
"Benim..." diyor...
Heyecanlanıyorum, O geldi diyorum ve açıyorum kapıyı.
Beklediğim o üç vakit doldu, şükürler olsun diyorum ve sarılıyorum.
Şaşırıyor...
Şaşkın gözlerini görüyorum ama, hak verir gibi yalnızca gülümsüyorum...
O kadar güzel karşılanıyor ki rastgele çaldığı bir kapıda, O'da şaşırıyor bu duruma.
"O kadar geldim bari kalayım." dercesine açıyor valizinin tekini...
"Ve nasıl olsa gideceğim." dercesine kapı ağzına bırakıyor diğerini...
Benim bunlardan haberim olmuyor tabi ki...
Gitmemesini dilercesine seviyor, yanımda olduğu her saniye için ise şükrediyorum...
Sonra bir sabah uyanıyorum, karşımdaki sandalyede öylece uyanmamı bekliyor...
Anlıyorum ve susuyorum.
Sormadığı her sorunun cevabını verircesine susuyorum...
O, anlıyor...
Bu hazırlıklar O'na değil...
Ve başkasının boşluğunu doldurmaktan yorulduğu, gözlerinden okunuyor...
Ayaklarının dibinde bavulu duruyor,
Gözleriyle veda edip, kapıyı usulca kapatıyor...
Bir damla göz yaşı süzülüyor gözlerimden ve duymamasını ister gibi mırıldanıyorum...
"Beklediğim o üç vakit gelene kadar, benim daha kaç parçam dağılacak..."

Devamını Oku