14 Eylül 2013 Cumartesi

Sarıldı ve...

Bir ilişkiye nasıl başladığın kadar, nasıl bitirdiğinde önemli....
Başlarken vaat ettiklerine dikkat etmeli insan.
Tutamayacağı sözleri vermemeli.
Aşamayacağı engelleri koymamalı önüne.
Fethedemeyeceği kaleye, hiç yaklaşmamalı....

Bundan aylar önceydi.
Hızlı bir adamdı O.
Birden daldı hayatıma, kapı çalmadan.
Öylece, paldır küldür.
Sözleri sihirliydi, beni etkiliyordu.
İçimde kuruyan bi'şeyleri suluyordu fark etmeden.
Belki de fark ediyor ve devam ediyordu, kim bilir.
Yazmam garip bir şekilde rahatsız ediyordu O'nu.
Okumak O'na iyi gelmiyordu belki de.
Sonra O'nu yazmaya başladım.
Aniden oldu, planlamadım.
Ne yazılacak kadar kötü biriydi,
Ne de yaşanacak kadar iyi.
Arafa terk etti beni ve gitti.
Zamansız geldiği yetmezmiş gibi, zamansız gitmişti.
Gitti gitmesine de.
Orada da kalamadı, geri geldi.
"Pişmanım..." diyemedi ağız dolusu ama
Bakamadı da gözlerimin içine uzun uzun.
Gizli gizli bakışmalarımız oldu,
Bir de O'ndan saklamaya çalıştığım gülümsemelerim.
İçimde bir yerlerde hala O'nu seven bi taraf vardı.
Ve ben neden bilinmez, bunu O'na göstermekten korkmuştum.
Sert konuşmalarım ve yüz ifademle oturdum yanında.
Gitmeden önce çalıştığım rolü iyi oynuyordum.
Bir kaç defa bozacak gibi oldum,
Boğazımda yumruklar oluştu, sesim titredi ama
Toparladım...
O bazılarını fark ediyor ve bana soruyordu.
Bense hepsini yalanlıyordum ve O aptal, hepsine inanıyordu.
Gitme vakti gelmişti artık bizim için.
O'na hiç ümit vermeyen tavrım, devam ediyordu.
Ve tabi O'da inanmaya...
İşte perde...


Elimi uzattım tokalaşmak için.
Önce elime, sonra gözlerimin içine bakıyordu.
Hissedebiliyordum, sarılsam küçük bir çocuk gibi kollarımda ağlayacaktı,
Yapmadım...
Tokalaşmak için uzattığım elimi tuttu, bırakmamasından korkuyordum.
Sıktı, sıktı ve sonra birden saldı.
Çektim elimi, bir birimize "Git." diyorduk ama ilk giden taraf olmamak içinde direniyorduk.
"Bunu başarabilmemiz için birden gitmemiz gerekiyor." dedi.
Ve arkasını dönüp gitti, ben hala orada durmuş O'na bakıyordum.
Sonra birden geri döndü ve yanıma geldi.
"Son kez sarılmama izin ver lütfen." dedi.
Hayır dememe fırsat bırakmadan sarıldı ve koşarak gitti.
Şoku orada geçirmemek için arkamı döndüm ve hızlı adımlarla oradan uzaklaştım.
Arkama bakarsam ağlardım, o yüzden kaçtım.
Kulaklığımı taktım ve oradan uzaklaştım...
Bu gece nasıl uyuyacağımı bilmiyorum,
Ama bu günü rüya olarak hatırlayarak uyanmayı istediğimi, çok iyi biliyorum.

Devamını Oku

17 Ağustos 2013 Cumartesi

Gidiyorum...

Kötüyüm.
Bu duruma geldiğimiz için kötüyüm.
Taviz verdiğim için,
Kendimden ödün verdiğim için kötüyüm.
Kızdığım ama içten içe de hala beklediğim için kötüyüm.
Değmediği halde "Bir umut." dediğim için.
Herkese seni "Mükemmel" anlattığım için kötüyüm.
Olmadığını defalarca hissettirdiğin halde, inatla "Olacak!" dediğim için.
Bana zaman ayırmadığın için en çokta.
Arta kalan zamanlarında geldiğin için.
Ve ben bunları bildiğim halde mutlu olduğum için kötüyüm.
Kötüyüm işte, kötüyüm.
Eksilerinin, artılarından fazla olduğunu anladığımda gidemediğim için kötüyüm.
Düzelmesini beklediğim için belki de.
İçimde ki ve etrafımdaki sesleri susturduğum için kötüyüm.
Ben yerine başkasını tercih ettiğin için kötüyüm.
"Gitme!" deme sakın bana.
Kalmam beni bitirecek.
Kalmam, beni yok edecek.
Kalmam, benim kendime olan saygımı eritecek.
Gidiyorum....
Seni dinlemeden gidiyorum.
Haklı haksız düşünmeden,
Ama hakkımı helal etmeden gidiyorum.
Yansın istiyorum kalbin.
Çek benim gibi istiyorum.
Aslında acı çekmeni değil, yalnızca beni anlamanı istiyorum.
Ama sonra kıyamıyorum.
Gidiyorum işte ya, sadece gidiyorum....
Devamını Oku

9 Ağustos 2013 Cuma

"Sana İnanıyorum..."

"Yine bir mutluluğun daha sonuna geldik." der gibiydi hayat.
Ana haber bültenlerini bi kez daha sundu anlayacağınız.
Anlattı, izletti, verdi veriştirdi.
Bazen güldürdü beni, bazen ağlattı.
Mutsuz etti, yalan yok mutlu da etti ama sonuç itibariyle bitti.
Bitti dediğim, sezon finali falan değil,
Bildiğin final yaptı, hemde direk.
Size anlatmak istediğim konu kafamda çok farklıydı,
Ama buralara girmiş bulunduk.
Konuya dönelim.

Hayatımızda hepimizin çok ağır atlattığı bir acı vardır.
Hani böyle ölüyorum sandığın ama ölmediğin.
Gerçek anlamda hiç ölemediğin ama nefes aldıkça tükendiğin,
Ciğerlerinin büzüştüğü, mide kramplarının sıklaştığı dönemler...
Bom boş yaşadığını sandığın ama kafanın ölümüne dolu olduğu anlar.
Güldüğün ama kimsenin görmediği bi yerde hüngür hüngür ağladığın dönemler.
Tanıdık gelmeye başladı dimi?
Dur devam edeyim de tamamı ile tanı.
Gece kafanı yastığa koyduğunda,
Beyin hücrelerinin tek tek çekiçle eziyorlarmış gibi bi acı,
Kulağından pipetle üfleniyormuş gibi bi sızı.
Kafana poşet geçirilmiş ve ciğerlerin git gide eriyormuş gibi bi daralma.
Eroin bağımlısı birinin ilaç bulamaması gibi bi titreme.
İnsanlar tarafından ölümüne işkence görmüş bir yavru panda kadar çaresiz.
Dünyanın en çirkin insanıymışçasına eve, odana kapanma.
Bunlar yaşamayana abartı örnekler gelebilir.
Ama yaşayanlar bu yazdıklarımı gözleri dola dola okur.
İşte insanlar arasındaki en büyük fark bu.
Sana bi soru sormak istiyorum, bana bunun cevabını verebilir misin?
Sence insanlar henüz yaşamamış olduğu acıları, yaşamışçasına neden düşünemez?
Atıyorum birinin babası öldü.
Onun hissettiği acıyı neden hissedemeyiz?
Bu sorduğum soru çok saçma geldi dimi ilk etapta.
Ama değil.
İnsanlar birilerinin acılarını anlamak için O'nun yaşadığı acıyı yaşaması gerekiyor.
Çünkü yaşamazsa, ona o kadar da büyük bir acıymış gibi gelmiyor.
Hayatının bir döneminde o kadar büyük bir kriz geçirirsin ki,
Kimse seni anlamaz, sana dokunamaz.
Sen o acıyı yalnız aşmak zorundasın,
Yalnız atlatmak...
"Yalnız"...
Çok kötü bir kelime değil mi?
Atlatmış olanlar gülümsüyor şuan,
Atlatma aşamasında olanlar da "Olmuyor" diyor, duyuyorum.
Ama oluyor, olmak zorunda...
Zor ama oluyor.
Bir sabah iyileşmiş olarak uyanıyorsun ama sen farkına bile varmıyorsun.
Sonra başına farklı bi olay geliyor.
Birebir aynısı değil ama oldukça tanıdık.
Vücudunda hala izlerini taşısan da geçtiğini biliyorsun ve diyorsun ki;
"Daha önce de olmuştu, daha kötüsü, daha imkansızı ama geçti... Geçmiş..."
Sen fark etmiyorsun bile ama insanların açtığı yaraları hayat temizliyor.
Hızlı olsun istiyorsun ama hızlı olsa hatırlayacaksın, belki de iyileştiğini anlayacaksın,
Ve izin vermeyeceksin, iyileşmek istemeyeceksin.
İşte o yüzden zaman kavramı var.
O yüzden mutlu anlarında zaman hızlı akar,
O yüzden mutsuz ve umutsuz olduğun anlarda saatler geçmez.
Yukarıda biri var.
Seni izleyen, gören, inkar etsen de koruyan.
Derdi başına sarıyor ve sana diyor ki; dermanı var, ara bul.
Bulursan hayatın yoluna giriyor işte.
Demek istediğim şey;
"Derdini veren dermanını da vermiştir."
Sen yalnızca çok çaresizsin, çok acı çekiyorsun ve göremiyorsun.
Dermanımız bi yerlerde bizim onu bulmamızı bekliyor.
Umutsuzluğa kapılma ve ara olur mu?
Bulacaksın; sen kendine inanmasan da ben sana inanıyorum.

(Yazdığım yazılar arasında ilk defa bunda fotoğraf kullanmadım. Çünkü bunları ifade edebilecek bir fotoğraf olduğunu sanmıyorum.)


Devamını Oku

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Sonra ne yapalım biliyor musun?

Bir gece hayal ediyorum seninle...
Hiç kimsenin olmadığı, bilmediği bir gece.
Saklanır gibi kaçalım herkesten, suçmuş gibi sevmek.
Suçmuş gibi dokunmak sevdiğine.
Suçmuş gibi bakmak gözlerine...
Günah işleyelim anlayacağın...
Karanlıktan korkarım ben bilirsin,
O yüzden kapama ışıkları, açık kalsın.
Sarıl ama bana, yalnız olmadığımı hissettir her dakika..
Masal anlatmayı bilmediğini biliyorum,
Ama ezberle benim için bir tane olur mu?
Yağmur da yağmaz dimi bu havada?
Ya da ne bileyim şimşek falan çakar mı mesela?
Bunları neden sorduğumu merak ediyorsun biliyorum,
Sevmediğim şeyleri seninle sevmeyi istiyorum galiba.
Çok konuşuyorsun.
Her zaman çok konuşurdun, yine konuş.
Seni dinleyeyim pür dikkat.
Gözlerinin içine bakayım hipnotize olmuş gibi.
Gülümseyerek onaylayayım her cümleni.
Uzun uzun konuşalım olur mu?
Hiç susmayalım.
Sonra bir şarkı koy bizim için,
Eşlik edelim ona.
Sesini seviyorum, bana şarkı söyler misin?
"İstek şarkı seçebiliyor muyduk?" sorusunu,
"Tabi ki, bu şarkıları ben kim için söylüyorum şapşal." diye cevapla.
Yorulalım ama uyumayalım.


















Güneşin doğuşunu daha önce biriyle hiç izlememiştim ben.
 "İlk'im olur musun?"
Kalbimin atışları neden hızlandı bu kadar?
Daha önce defalarca tuttun ellerimi oysa, baktın gözlerime.
Bu sefer ki başka sanki...
Böyle kalbimin kanatları var ama uçamıyormuş gibi.
Koşmak isteyen ama yürüteci olmayan bir bebek gibi...
Anlatabildim mi?
Anlamadığını biliyorum, hiç bana anlıyormuş gibi yapma.
İçimde olmasına rağmen ben bile anlayamıyorum çoğu zaman.
Gel istiyorum bana,
Sev istiyorum.
Öp istiyorum.
Özle istiyorum.
Hep yanımda kal, hiç gitme istiyorum.








Bir sabah hayal ediyorum seninle...
Bütün gece uyumamamızın eseri olan acılarımız ile uyandığımız...
Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey sen ol.
Öperek iyileştir gözlerimdeki acıyı, tatlı bir tebessüm düşsün yüzüme.
Uykuyu çok sevdiğini biliyorum ama bu birlikte ilk sabahımız,
Benden önce uyanmalısın.
En iyi yaptığın şey menemen biliyorum.
Ben malzemelerini çıkartayım ama sen hazırla olur mu?













Sofrayı ben kurarım,
Sen yeter ki yumurtaları ocağı batırmadan kır.
Bir bardak kayısı suyu,
Senin ki vişneydi, aklımda.
Kayısı ile vişne karışınca tadı ayrı bi güzel oluyor, onuda unutmadım.
Ellerinden yemek yemeği özledim.
Lokmalarımı sayar gibi bak dudaklarıma,
Ama ben hiç rahatsız olmayayım bakışlarından.
Yediğim en güzel yemek olamayabilir ama,
Seninle yediğim her şey gibi buda 'Efsane' olur benim için.
Güneş iyice aydınlatsın bizi bakışların gibi,
Ama acelemiz yok, bütün gün bizim çünkü.
İstediğimiz ama vaktimiz olmayan her şeyi yapalım.
Zamanı düşünmeden bak gözlerime mesela,
En çok sevdiğimiz filmleri izleyelim.
Mısırları patlatırken tencerenin kapağını aç aniden.
Güldür beni her zamanki gibi,
Daha sonra gülümsemelerimden öp.













Sen filmi izle ben seni,
Bakışlarımdan utandığını farkettirmemek için mısırları doldur ağzına.
Kendi senaryolarımızı oynayalım;
Bana hiç bilmediğim maceralarını anlat,
En çok korktuklarımı anlatayım sana.
Seni sevmenin ne kadar doğru olduğunu ispatla her sözünle,
Seni ne kadar çok sevdiğimi anla sessizliklerimde bile.
Sonra huylandığımı bildiğin halde gıcıklık yap; gıdıkla beni,
Kalan son mısırları birbirimize fırlatalım güneş ışıklarını saklarken.
Yine bir başka güzel geceye "Merhaba" diyelim.









Sonra ne yapalım biliyor musun?
Bunlar en vazgeçilmez alışkanlıklarımız olsun.
Sen gündüz ol ben gece, kavuşalım onlar gibi her seferinde.
Her seferinde bir öncekinden daha güzel bir günü geride bırakalım.





Devamını Oku

25 Temmuz 2013 Perşembe

Peki sonra ne mi oldu?

Hayal kurmak idam masası gibi aslında.
Yüzdelerle oynuyorsun.
Kazanamayacağını bile bile "Bir umut." diyorsun...



O, buradaydı.
Yanımda, yanı başımda, hatta tam karşımda...
İzlerdik bir birimizi öyle.
Gülüşlerimizi ezberledik.
Bakışlarımızın anlamlarını.
Ne yaşamış olursam olayım, ellerinden tutunca geçerdi.
Her fırsatı O'na gitmek için kullanırdım.
Yemek yiyiş şeklini, yutkunma sıklığını,
Çaya kaç şeker attığını,
Sigarayı, çakmağı kaçıncı çakış sonrası yaktığını,
İçine çekip o dumanı hapsedişini,
Ve sonra bana çok farklı bi gözle bakışını...
Bunlar gerçekti, güzeldi.
Sonra hayat, "Yeter!" dedi.
"Sana bu kadar mutluluk yeter, verdiklerimi geri alıyorum."
Gitti.
Benden değil ama uzağıma...
"Geleceğim hep." dedi.
"Fark eden bir şey olmayacak, ben hep burada olacağım."
Olmadı.
Aynı şehirde, ayrı düştük sonra.
Bir adımlık yeri; beşe, ona katladık istemeden.
Gün boyu gördüğüm adamı, haftada iki kez görmeye başladım.
Bazen bir.
Hatta bazen hiç...
İlk zamanki özlem kalmamıştı artık aramızda.
Özlemlerimiz alışkanlığa dönmüştü hatta.
Öyle ki, artık bir birimize özlediğimizi bile söylemez olduk.
"Eee sonra ne oldu?" diye soracaksınız biliyorum.
Sıkı durun cevabını veriyorum...


"Hiç bir şey...."




Devamını Oku