22 Kasım 2013 Cuma

'Oluruna bırak...'

Hiç olmayacak bi şeyi istedin mi?
Çabalasan bile avuçlarının boş kalacağı bi şey...
Doğru yapayım derken daha beter yanlışa battığın?
'İmkansız' diye bi şey var mı gerçekten?
Senin imkansızın ne mesela?
Herkesi birden mutlu etmek imkansızmış, ben bunu öğrendim.
Bi taraf mutlaka üzülüyormuş.
Ya da iki tarafı mutlu edeyim derken, sen darman duman oluyormuşsun.
Hayatımda ilk defa yazamayacağım bi şey yaşadım.
Ne kalbim,ne ruhum, ne bedenim, ne de kalemim...
Hepsi çaresiz kaldı...
Beynim öyle dolu ki ısınıyor gibi, patlayacak sanıyorum ama yaşıyorum.
Ya kalbim; her şeyin suçlusu da o değil midir zaten?
Bu zamana kadar hep onu dinledim.
Sonu her ne olursa olsun...
Ama bu defa dinlemiyorum, dinleyemiyorum...
Dudakla kalp arasında bi yol var.
Her gün, o yolda bir sürü duygu dolanıyor.
Ama dudaklardan dökülemediği için, kalbime geri akıyor...
'Oluruna bırak...' diyor Sıla...
Dediğini yapıyorum, 'Her neyse geçsin..." diye...
Oluruna bırakıyorum...
Devamını Oku

17 Ekim 2013 Perşembe

Senin gibi...

Hava soğuktu, bulutlar yağmurun habercisiydi ama yağmıyordu.
Tam kamp yapılacak kıvamdaydı yani.
Şöyle yanında her şeyini paylaşabildiğin,
Kahkahalarını kısıtlamadan patlatabileceğin bir adamla hemde.
Ne iyi olurdu dimi ama?
Hazırlık yapmaya gerek yok,
Tüm geceyi konuşarak geçirmeyi planlıyorum çünkü.
Bi şarap, iki kadeh, biraz da atıştırmalık bir şeyler alsak yeterli olur gibi.
"Çakmak almayı unutma, orada ateşi sen yakacaksın hayatım." dedim.
Böyle ufak şeylerde, konuşarak iletişim kurmayız biz.
Ben söylerim, O gülümser.
Çakmağı göstererek, cebine attı.
Bende gülümsedim.
O nereye gideceğimizi iyi biliyor gibiydi, ses çıkarmadım.
Çok geçmeden de gelmiştik zaten.
Oturmak için uzunca bir kütük ayarladıktan sonra, arabadan battaniye getirdi.
Kansızlık yüzünden çok fazla üşüdüğümü bildiğinden,
Ateşi yakana kadar dayanamayacağımı düşünüp hazırlıklı gelmiş.
Sağdan soldan topladığı çalılıklarla ufak çaplı bi ateş yaktı.
Yanımıza yedek odunda stokladıktan sonra yanıma çöktü.
"Eveeett..." dedi.
"Konuşacaklarımızın bölünmesinden hoşlanmadığını biliyorum, o yüzden odunları stokladım merak etme." dedi ve güldü.
Battaniyenin diğer ucunu ona uzattım, iyice yanıma sokuldu.
Konu bir türlü başlamıyordu, biliyordum bi açılsa ikimizde susmayacaktık ama...
Ama işte...
Derken konu öyle yerden dönüp dolaştı ki, geldiği nokta 'evlilikti.'




























Bu konuyu hep, beni korkutmadan açmak istiyordu.
O yüzden, giriş cümlesi hep; "Hayalinde nasıl bir gelinlik var?" oluyordu.
E bi kadına düğününde giyeceği gelinlik soruluyorsa ve bunu soran bir erkekse,
Nasıl karşısında susabilir ki, dimi?
Ben, hep yeni soruyormuşçasına anlatıyor,
O, her defasında ilk kez duyuyormuş gibi dinliyordu.
Arada kaçamak gülümseyişlerimiz oluyordu bu hallerimize,
Ama kendimizi hemen toparlayıp, rollerimize devam ediyorduk.
Garip ama konu fark etmiyordu, O'nunla konuşma duygusu bile beni rahatlatmaya yetiyordu.
Bazen duraksayıp, O'nu izliyordum.
Gözlerinde gördüğüm ben, o kadar farklıydı ki.
Kendi kendime şaşırıyordum.
Dudağının yarısını yukarı kaldırarak, yarım gülüş atıyor ya birde,
Dayanamayıp öpesim geliyordu O'nu oracıkta.
Hele gözleri, kimsede olmayan bir şeydi bu.
Kimse de görmediğim bir şey.
Farklılık vardı ama ne diye sorsan asla cevap veremeyeceğim bir şey.
"Neden sustun?" dedi gülümseyerek.
"Gözlerini kapat." dedim sadece.
"Yine ne geldi aklına, neler peşindesin söyle bakayım." dedi yüzündeki o gülümsemeyle.
Ellerini alıp, yüzüme koydum.
Anlayıp kapadı gözlerini hemen.
Bende ellerimi yüzüne koydum.
"Beni kaybetsen, karanlıkta sadece dokunarak  ben olduğumu hissedebilir miydin?" dedim.
Önce cevap vermedi, tam gözlerimi açacakken konuşmaya başladı.
"Klasik bir cevap gibi gelebilir ama test edebilirsin. Seninleyken bana bir şeyler oluyor. Seni ben değil, kalbim buluyor, hemde her defasında. Yanına geldiğimde farklı atıyor, hissedebiliyorum. Heralde öyle bir durumda dokunmama bile gerek kalmazdı. Kalbim, sen olduğunu ellerimden önce hissederdi." dedi.
Gözlerimi açtım, O zaten beni izliyordu.
Bir şey dememe izin vermeden;
"Şimdi de sen kapa gözlerini." dedi hemen.
"Denizi çok seversin sen, hayal et şimdi; Kumsaldayız, üzerinde o saatlerce anlattığın gelinliğin. Yüksek topuklardan yorulmuş olan ayaklarını kumlara bırakıyorsun. Tabi bende sana eşlik ediyorum. Saçların rüzgarda uçuştukça, kokusu burnuma doluyor sanki. Çocuklar gibi ayaklarınla yerlere bir şeyler yazıyor, dalgalar götürdükçe sinirlenip tekrar yazıyorsun."
Tek gözümü açıp, O'nun anlatırken ki yüzünü izliyordum.

"Bu arada beni izlediğini hissedebiliyorum, hayalde yalnız kaldım. Kapa o gözlerini ve yanıma gel." dedi.
Birden çok kötü suç işlemiş, küçük bir çocuk gibi hissettim kendimi ve hemen gözlerimi kapadım.
"Üşüdüm sanki, sen üşümüyor musun?" dedim.
"Hayır, yaklaş yanıma iyice." dedi ve daha sıkı sarıldı.
Bu, bana sarılması için O'na söylediğim en masum yalandı.
Belki bilerek, belki bilmeyerek; ama her defasında yemi yiyor ve sarılıyordu.
Bu; O'nunla böyle geçen kaçıncı gecemiz bilmiyorum.
Ama bana iyi geliyordu.
Herkesten uzak, yalnız vakit geçirmek...
Yalnızca O'nu hissetmek...
Ve tabi ki; stresten uzak, masum 'hayallerimiz'...

Birden bi titreme geldi ve olduğum yerden sıçradım.
Duygu başımda dikilmiş;
"Kızım iyi ki uyumamak için kahve istemiştin, getirene kadar uyumuşsun, pes yani."
Ayılamamış olacağım ki; "Bi dakika ya, neredeyim ben?" demiş bulundum.
"Ohoo kızım sen uçmuşsun, dur sana kısaca anlatayım. İş yerindeyiz, gece mesaisinde. Yarına yetiştirmemiz gereken bi ton işimiz var ama hanımefendi uyumuş birde üzerine utanmadan rüya görmüş." dedi.
Kafamı çevirip cama baktım hemen.
Son hatırladığım, buharlaşan cama çizdiğim kalpti...
Ama o da neredeyse silinmek üzereydi...
Rüyalarım gibi, hayallerim gibi...
Senin gibi...

Devamını Oku

14 Eylül 2013 Cumartesi

Sarıldı ve...

Bir ilişkiye nasıl başladığın kadar, nasıl bitirdiğinde önemli....
Başlarken vaat ettiklerine dikkat etmeli insan.
Tutamayacağı sözleri vermemeli.
Aşamayacağı engelleri koymamalı önüne.
Fethedemeyeceği kaleye, hiç yaklaşmamalı....

Bundan aylar önceydi.
Hızlı bir adamdı O.
Birden daldı hayatıma, kapı çalmadan.
Öylece, paldır küldür.
Sözleri sihirliydi, beni etkiliyordu.
İçimde kuruyan bi'şeyleri suluyordu fark etmeden.
Belki de fark ediyor ve devam ediyordu, kim bilir.
Yazmam garip bir şekilde rahatsız ediyordu O'nu.
Okumak O'na iyi gelmiyordu belki de.
Sonra O'nu yazmaya başladım.
Aniden oldu, planlamadım.
Ne yazılacak kadar kötü biriydi,
Ne de yaşanacak kadar iyi.
Arafa terk etti beni ve gitti.
Zamansız geldiği yetmezmiş gibi, zamansız gitmişti.
Gitti gitmesine de.
Orada da kalamadı, geri geldi.
"Pişmanım..." diyemedi ağız dolusu ama
Bakamadı da gözlerimin içine uzun uzun.
Gizli gizli bakışmalarımız oldu,
Bir de O'ndan saklamaya çalıştığım gülümsemelerim.
İçimde bir yerlerde hala O'nu seven bi taraf vardı.
Ve ben neden bilinmez, bunu O'na göstermekten korkmuştum.
Sert konuşmalarım ve yüz ifademle oturdum yanında.
Gitmeden önce çalıştığım rolü iyi oynuyordum.
Bir kaç defa bozacak gibi oldum,
Boğazımda yumruklar oluştu, sesim titredi ama
Toparladım...
O bazılarını fark ediyor ve bana soruyordu.
Bense hepsini yalanlıyordum ve O aptal, hepsine inanıyordu.
Gitme vakti gelmişti artık bizim için.
O'na hiç ümit vermeyen tavrım, devam ediyordu.
Ve tabi O'da inanmaya...
İşte perde...


Elimi uzattım tokalaşmak için.
Önce elime, sonra gözlerimin içine bakıyordu.
Hissedebiliyordum, sarılsam küçük bir çocuk gibi kollarımda ağlayacaktı,
Yapmadım...
Tokalaşmak için uzattığım elimi tuttu, bırakmamasından korkuyordum.
Sıktı, sıktı ve sonra birden saldı.
Çektim elimi, bir birimize "Git." diyorduk ama ilk giden taraf olmamak içinde direniyorduk.
"Bunu başarabilmemiz için birden gitmemiz gerekiyor." dedi.
Ve arkasını dönüp gitti, ben hala orada durmuş O'na bakıyordum.
Sonra birden geri döndü ve yanıma geldi.
"Son kez sarılmama izin ver lütfen." dedi.
Hayır dememe fırsat bırakmadan sarıldı ve koşarak gitti.
Şoku orada geçirmemek için arkamı döndüm ve hızlı adımlarla oradan uzaklaştım.
Arkama bakarsam ağlardım, o yüzden kaçtım.
Kulaklığımı taktım ve oradan uzaklaştım...
Bu gece nasıl uyuyacağımı bilmiyorum,
Ama bu günü rüya olarak hatırlayarak uyanmayı istediğimi, çok iyi biliyorum.

Devamını Oku

17 Ağustos 2013 Cumartesi

Gidiyorum...

Kötüyüm.
Bu duruma geldiğimiz için kötüyüm.
Taviz verdiğim için,
Kendimden ödün verdiğim için kötüyüm.
Kızdığım ama içten içe de hala beklediğim için kötüyüm.
Değmediği halde "Bir umut." dediğim için.
Herkese seni "Mükemmel" anlattığım için kötüyüm.
Olmadığını defalarca hissettirdiğin halde, inatla "Olacak!" dediğim için.
Bana zaman ayırmadığın için en çokta.
Arta kalan zamanlarında geldiğin için.
Ve ben bunları bildiğim halde mutlu olduğum için kötüyüm.
Kötüyüm işte, kötüyüm.
Eksilerinin, artılarından fazla olduğunu anladığımda gidemediğim için kötüyüm.
Düzelmesini beklediğim için belki de.
İçimde ki ve etrafımdaki sesleri susturduğum için kötüyüm.
Ben yerine başkasını tercih ettiğin için kötüyüm.
"Gitme!" deme sakın bana.
Kalmam beni bitirecek.
Kalmam, beni yok edecek.
Kalmam, benim kendime olan saygımı eritecek.
Gidiyorum....
Seni dinlemeden gidiyorum.
Haklı haksız düşünmeden,
Ama hakkımı helal etmeden gidiyorum.
Yansın istiyorum kalbin.
Çek benim gibi istiyorum.
Aslında acı çekmeni değil, yalnızca beni anlamanı istiyorum.
Ama sonra kıyamıyorum.
Gidiyorum işte ya, sadece gidiyorum....
Devamını Oku

9 Ağustos 2013 Cuma

"Sana İnanıyorum..."

"Yine bir mutluluğun daha sonuna geldik." der gibiydi hayat.
Ana haber bültenlerini bi kez daha sundu anlayacağınız.
Anlattı, izletti, verdi veriştirdi.
Bazen güldürdü beni, bazen ağlattı.
Mutsuz etti, yalan yok mutlu da etti ama sonuç itibariyle bitti.
Bitti dediğim, sezon finali falan değil,
Bildiğin final yaptı, hemde direk.
Size anlatmak istediğim konu kafamda çok farklıydı,
Ama buralara girmiş bulunduk.
Konuya dönelim.

Hayatımızda hepimizin çok ağır atlattığı bir acı vardır.
Hani böyle ölüyorum sandığın ama ölmediğin.
Gerçek anlamda hiç ölemediğin ama nefes aldıkça tükendiğin,
Ciğerlerinin büzüştüğü, mide kramplarının sıklaştığı dönemler...
Bom boş yaşadığını sandığın ama kafanın ölümüne dolu olduğu anlar.
Güldüğün ama kimsenin görmediği bi yerde hüngür hüngür ağladığın dönemler.
Tanıdık gelmeye başladı dimi?
Dur devam edeyim de tamamı ile tanı.
Gece kafanı yastığa koyduğunda,
Beyin hücrelerinin tek tek çekiçle eziyorlarmış gibi bi acı,
Kulağından pipetle üfleniyormuş gibi bi sızı.
Kafana poşet geçirilmiş ve ciğerlerin git gide eriyormuş gibi bi daralma.
Eroin bağımlısı birinin ilaç bulamaması gibi bi titreme.
İnsanlar tarafından ölümüne işkence görmüş bir yavru panda kadar çaresiz.
Dünyanın en çirkin insanıymışçasına eve, odana kapanma.
Bunlar yaşamayana abartı örnekler gelebilir.
Ama yaşayanlar bu yazdıklarımı gözleri dola dola okur.
İşte insanlar arasındaki en büyük fark bu.
Sana bi soru sormak istiyorum, bana bunun cevabını verebilir misin?
Sence insanlar henüz yaşamamış olduğu acıları, yaşamışçasına neden düşünemez?
Atıyorum birinin babası öldü.
Onun hissettiği acıyı neden hissedemeyiz?
Bu sorduğum soru çok saçma geldi dimi ilk etapta.
Ama değil.
İnsanlar birilerinin acılarını anlamak için O'nun yaşadığı acıyı yaşaması gerekiyor.
Çünkü yaşamazsa, ona o kadar da büyük bir acıymış gibi gelmiyor.
Hayatının bir döneminde o kadar büyük bir kriz geçirirsin ki,
Kimse seni anlamaz, sana dokunamaz.
Sen o acıyı yalnız aşmak zorundasın,
Yalnız atlatmak...
"Yalnız"...
Çok kötü bir kelime değil mi?
Atlatmış olanlar gülümsüyor şuan,
Atlatma aşamasında olanlar da "Olmuyor" diyor, duyuyorum.
Ama oluyor, olmak zorunda...
Zor ama oluyor.
Bir sabah iyileşmiş olarak uyanıyorsun ama sen farkına bile varmıyorsun.
Sonra başına farklı bi olay geliyor.
Birebir aynısı değil ama oldukça tanıdık.
Vücudunda hala izlerini taşısan da geçtiğini biliyorsun ve diyorsun ki;
"Daha önce de olmuştu, daha kötüsü, daha imkansızı ama geçti... Geçmiş..."
Sen fark etmiyorsun bile ama insanların açtığı yaraları hayat temizliyor.
Hızlı olsun istiyorsun ama hızlı olsa hatırlayacaksın, belki de iyileştiğini anlayacaksın,
Ve izin vermeyeceksin, iyileşmek istemeyeceksin.
İşte o yüzden zaman kavramı var.
O yüzden mutlu anlarında zaman hızlı akar,
O yüzden mutsuz ve umutsuz olduğun anlarda saatler geçmez.
Yukarıda biri var.
Seni izleyen, gören, inkar etsen de koruyan.
Derdi başına sarıyor ve sana diyor ki; dermanı var, ara bul.
Bulursan hayatın yoluna giriyor işte.
Demek istediğim şey;
"Derdini veren dermanını da vermiştir."
Sen yalnızca çok çaresizsin, çok acı çekiyorsun ve göremiyorsun.
Dermanımız bi yerlerde bizim onu bulmamızı bekliyor.
Umutsuzluğa kapılma ve ara olur mu?
Bulacaksın; sen kendine inanmasan da ben sana inanıyorum.

(Yazdığım yazılar arasında ilk defa bunda fotoğraf kullanmadım. Çünkü bunları ifade edebilecek bir fotoğraf olduğunu sanmıyorum.)


Devamını Oku